Fatih Ekrem Bahadır
01

İSİM

Fatih Ekrem Bahadır

MESLEK

Yabancı Dil Eğitmeni

EPOSTA

mail@fatihbahadir.com

TELEFON

(+90) 532 603 77 22

01

TikTok Sıradan Dünyanın Kahramanlarını Açığa Çıkardı!

Merhaba Evrim Hanım,

Sizi, takipçileriniz, Twitter ve Instagram hesaplarınızdan ve kuşak çalışmalarına ağırlık verdiğiniz Telgraftan Tablete ve Z l Bir Kuşağı Anlamak kitaplarınızdan tanıyorlar. Seminerlerde konuşuyor ve danışmanlık hizmetlerinizin yanı sıra dergilerde de yazıyorsunuz.  Her iki kitabınızı da okuduk, Z l Bir Kuşağı Anlamak kitabınızı Fatih’in Kitaplığı’nda takipçilerimizle paylaştık. Diğeri de yakında paylaşılacak. Kuşakları anlamak ve Evrim Kuran’ı yakından tanı(t)mak adına sizinle bir röportaj yapmaya karar verdik. Salgın döneminde ve bayram tatilinde, bu iş yoğunluğu arasında teklifimizi geri çevirmediğiniz için teşekkür ederiz. Buyurun hemen başlayalım efendim. 

Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Jenerasyonel sistem araştırmaları ilgi ve çalışma alanım. Bir Araştırma & Danışmanlık şirketim var. Özellikle genç kuşaklarla ilgili araştırmalar ve kurumlara işveren markası danışmanlığı hizmetleri sağlıyoruz. Şirketim Dinamo Danışmanlık’ın merkezi İstanbul’da. Alanında dünyanın lider araştırma şirketi Universum’un Türkiye temsilcisiyiz. Kanada’da yaşıyorum ve burada da şirketim var; ancak işlerim sebebiyle yılın önemli kısmını Türkiye’de geçiriyorum.

Filoloji eğitimi aldınız ve MBA yaptınız. Sizi danışmanlığa iten nedir?

İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans derecem var. Sonrasında MBA de yaptım ama diplomalarla çok ilgilenmiyorum. Ben bir girişimciyim ve özel ilgi alanımdan bir kariyer yarattım.

Kuşaklara ve kuşak çalışmalarına ilginiz nereden geliyor?

2000’li yılların başında o dönem henüz yetişmekte olan Y Kuşağı ilgimi çekti. Farklı düşündüklerini, farklı tepki verdiklerini gözlemledim. Derken bu merakımda derinleştim ve sistemdeki tüm kuşakları incelemeye karar verdim.

Bir canlı yayında “Ben yazar değilim, iyi bir okurum!” diyorsunuz. Bu kadar dergi yazısı, kitap ve konferanslardan sonra bu tevazuunun altındaki nedir?

Tevazu değil hakikat. Hem kendimle ilişkimde hem de hayatın tamamında hakikatten yanayım.

“Vasattan korkarım. Yalın ve basit olsun isterim!” diyorsunuz Steve Jobs gibi. Kitaplarınızda araştırma verilerini masalsı bir dille anlatmayı neye borçlusunuz?

Sanırım bunu anlatı sanatına merakıma borçluyum. Sözcükleri çok önemsiyorum. Harflerin en az rakamlar kadar değerli olduğuna inanıyorum.

Editör’ünüz Önder Abay bir canlı yayında “Su saatleri okunmayan mahallelerde anket yaptık!” dedi. Bu araştırmaları yaparken korkmadınız mı?

Hayır korkmadık. Daha çok korktuğum mahalleler var inanın. İnsanların kartvizitlerine, giyim kuşamlarına, arabalarına kıymet verilen mahalleler daha korkutucu.

Z l Bir Kuşağı Anlamak kitabınızda, kâğıt toplayıcısı Rıfat’la İngiltere vatandaşı olmak isteyen Berk’in çarpıcı hikayesini anlatıyorsunuz. Bu farkı kapatmak için ne yapmamız lazım?

Büyük bir sistem sorunu. Ülkenin eğitim, kültür, istihdam gibi başlıklarda sorunları var. Ama en temel sorunumuz adalet. Fırsat eşitsizliği. Farkı kapatmak için özellikle eğitimde fırsat eşitliğine ihtiyacımız var.

TikTok hayranlığı ve YouTuberlık konusunda ne söylemek istersiniz?

Türkiye’yi anlamak için doğru bir dijital kılavuz arıyorsak, bu kesinlikle Twitter, Instagram değil; TikTok. TikTok sıradan dünyanın kahramanlarını açığa çıkardı. Gerçekçi, süsü püsü olmayan, sokak gibi bir mecra. Bu denli ilgi çekmesini çok anlaşılır buluyorum. YouTube ise geleneksel medyanın tiranlığına son veren, söyleyecek sözü olan her bireyin sosyoekonomik seviyesine bakmaksızın sesini duyurabileceği bir özgürlük meydanı. Burada da gençlerin yer alma talebini çok anlaşılır buluyorum.

Sharenting diye bir kavram var kitabınızda. Biraz açar mısınız? Parent Zone’un bir araştırmasından bahsediyorsunuz. Çocukların sosyal medyada fotoğraflarının paylaşılmasına ne diyorsunuz. Bu konuda, bir anne olarak oğlunuz Ali’yle ilgili nasıl hareket ettiniz?

Ben de çok sık olmasa da oğlumla fotoğraflarımızı paylaşıyorum. Ancak Ali bu konuda hassas. Ondan izin almadan paylaşmıyorum. Çok da hoşlandığını söyleyemem. Onu benim doğurmuş olmam mahremiyetine saygı duymayacağım anlamına gelmiyor. Ülkemizde ebeveynleri genel olarak çocuklarının fotoğraflarını paylaşmak konusunda çok cömert buluyorum. Bu konuda tutucuyum. Çocuklardan izin alınma yaşı gelene kadar (bence iletişim kurmaya başladığımız andan itibaren fikirlerini sorabiliriz) paylaşmasak daha iyi. Sonrasında da rızalarını almak ve yine de az paylaşmakta fayda var.

Alfred Adler “Öğrenciler, öğretmenleri eğitiyor!” diyor. İşler tersine mi döndü?

Aslında öğrenme her zaman çift taraflı bir deneyimdi. Adler de bu ifadeyi 6 kuşak önce kullandı. Bugün yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. Öğrenciler de öğretmenlerini eğitir.

Geçen yıl Cumhuriyet Tarihimizin en yüksek genç işsizliğini gördük. Üniversite eğitimi şart mı? Z Nesli, halihazırdaki iş dünyasında kendisine yer bulabilecek mi?

209 üniversite ve 1 milyondan fazla üniversite diplomalı işsiz olan bir ülkede sizce üniversite şart mı? Bence değil. Türkiye’nin daha fazla üniversiteye değil, meslek okuluna, gençlerine zanaat öğretmeye ve mutlaka girişimciliği desteklemeye ihtiyacı var.

27 bin Twitter, 33 bin de Instagram takipçiniz var. Sosyal medya kullanımı, linç kültürü ve akıl sağlığı konusunda neler söylemek istersiniz?

Sosyal medyayı hem önemsiyorum; fiziksel şartlarda erişemeyeceğimiz, dünyanın dört bir yanındaki insanla bilgi ve duygumuzu paylaşma fırsatı vermesi muazzam; hem de çok korkutucu ve vahşi buluyorum. Ben sosyal medyayı anlamlı biçimde kullanmaya çalışıyorum; sosyal medyanın beni kullanmasını istemiyorum. Sosyal medyanın bir ürünü olmak istemiyorum. Hiçbir ilişkimin de bir/sıfır mantığıyla -yani takip et/bırak mantığıyla- ilerlemesini istemiyorum. Sevgili Tanıl Bora yazmıştı: “Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Lincin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infial uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitiriyor demektir.” Türkiye’de linç bir ata sporu halini aldı ve toplu olma vasfımız ciddi zarar görüyor.

“Veli WhatsApp gruplarında biz öğretmenler ancak Don Kişot’luk yapabiliriz!” der Müjdat Ataman “Açılın Ben Çocuğum” kitabında. Velilere bu konuda neler söylemek istersiniz?

Müjdat çok güzel söylemiş. Ben de çocuklarımızın yılmazlığını nasıl geliştirebiliriz diye soran Türkiyeli ebeveynlere “WhatsApp veli gruplarından çıkarak başlayabilirsiniz!” diyorum. Böyle bir oluşumu çok ilginç, gereksiz ve zararlı buluyorum. Çocuklarımızın sorun çözmesine izin vermediğimiz bir tür mahalle baskısı oluşumu.

“Z Kuşağı hayal kurmuyor!” diyorsunuz kitapta. Cidden Süper Kahramanların Çağı bitti mi?

Hayal kurmamaları ile Süper Kahraman çağının bitişini farklı ele alalım. Evet, Türkiye’de çocuklarımıza ve gençlerimize hayal kurma yetkinliklerini geliştirici bir bağlam sunmuyoruz ve okullar, sınıflar, sınavlar, kısaca sistem hayal kurmayı cesaretlendirmediği gibi törpülüyor da. Birkaç yıl önce yaptığımız bir Z Kuşağının Hayalleri araştırmasında ‘en büyük hayalin’ sorusuna ‘mutlu olmak’ yanıtını almıştık. Sizce mutlu olmak bir hayal midir? Süper kahramanlara gelince, bu ifadeyi oğlum Ali’den duymuştum: “Aslında dünyanın süper kahramanlara ihtiyacı yok; iyi insanlara ihtiyacı var.” Çırılçıplak bir gerçek.

Yıl: 1993. Yer: Ankara Giyim Fuarı. Kahraman: Ayakkabıcı Erdal Abi. Bu filmi bize yorumlar mısınız?

1993 yazında Ankara Giyim Fuarında çalıştığım kot pantolon standının karşısında bir ayakkabı standı vardı. Erdal Abi o standın sahibiydi. Muhtemelen en fazla ortaokul okumuştu. Onun ayakkabıları benim pantolonlarımdan pahalıydı ama onun standı hep doluydu. O benden daha nazik bir satışçı değildi; zaman zaman müşterisinin yüzüne karşı kızdığı bile oluyordu; ama onun standı hep doluydu.  Sırrını çözmek için tüm gün izledim Erdal Abi’yi. Gördüm ki Erdal Abi, iletişim kurmuyor, bağ kuruyordu. Sadece müşterileri ile değil, dükkan komşularıyla ve çevresindeki herkesle bağ kuruyordu. Ve bunu alabildiğine sahici bir biçimde yapıyordu. Erdal Abi o kadar sahiciydi ki müşterileri onun ne sattığından ve nasıl sattığından çok kendilerini o dükkanda nasıl hissettikleri ile ilgileniyordu. –Miş gibi yapmıyordu. Yakışmadıysa yakışmadı diyordu. Aradan geçen yıllar boyunca katıldığım onlarca satış, iletişim, vs eğitiminden almadığım kadar büyük bir dersi aldım o yıl, o pazar yerinde, Erdal Abi’den. Yıllar sonra sahiciliğin tanımını Seth Godin’den duydum: “Sahicilik kafana göre konuşmak değildir. Tutarlı duygu işçiliğidir.” Yani Erdal Abi.

İlk kitabınız Telgraftan Tablete de Sessiz Kuşak Âşık Ali Gürbüz var. Biraz bahsedelim mi?

Cumhuriyet’in ilk neslidir Sessiz Kuşak. İki dünya savaşı arası doğmuş, dünyanın buhranına tanık olmuş kuşaktır. Bu tanıklıktır onlara hem yurtta hem cihanda “sessiz” denmesinin sebebi; çünkü zor zamanların çok çalışması gereken çocuklarıdır onlar; çocuk olmaya pek de zamanı olmayanlardır… İşte o sessiz kuşaktan biridir Halk Ozanı Ali Gürbüz. Annemin babasıdır. İlk eserlerini 1953’te yayınlamış, toplumcu şiirleriyle tanınan bir aşıktır. Halk Ozanları Kültür Derneği’nin kurucusudur. Onlarca kitabı, sayısız ödülü ve TRT dağarcığına eklenmiş pek çok eseri olan büyükbabam Ali Gürbüz, 21 Temmuz 2005 tarihinde aramızdan ayrıldı. Güzel ismi ise Z Kuşağı oğlum Ali ile yaşıyor.

X Kuşağı’na ebeveynleri “Olaylara karışma!” tembihini yaptı. Y Kuşağı’na ise aileleri “Aleyhte tweet atma!” öğüdünü veriyor. Ne olacak bu özgürlüklerin hali?

Özgürlük sorumluluktur. Sorumluluk vermeye bayılmadığımız gibi, yeni nesillere özgürlük vermeye de meyilli değiliz.

Kelimelerin önemine dair komik bir olay var kitapta. Sahi kelimeler neden önemlidir?

Kelimeleri çok önemserim. Yeni bir kültür için yeni bir dil inşa etmeniz lazım. Özgürlükler için önce dildeki faşizmle savaşmanız lazım. Toplumsal cinsiyet eşitliği için önce dildeki cinsiyetçilikten arınmak lazım. Kelimelerin inşa etme gücü vardır.

“Çocukların başlarına gelebilecek en fena şey terli su içmek olsun!” diyorsunuz. Türkiye’de her üç evlilikten birinde çocuklar kurban verilirken acaba bu mümkün mü?

Evet mümkün. Kural koyucu, çocuk esenliğini her şeyin üzerinde tutmaya başlandığında nasıl da mümkün olduğunu birlikte göreceğiz.

1 milyon öğretmenimizin %50’si Y, %40’ı X ve %10’u Bebek Bombardımanı Kuşağı iken sizce biz öğretmenler Z Kuşağı’na hazır mıyız?

Bir genelleme yapmam gerekirse, hayır, hazır değilsiniz. Çünkü sistemin size dayattığı müfredat ve skorlama işleri ile uğraşmaktasınız. Oysa Z Kuşağı deneyim, bağlam ve rehberlik ihtiyacında; müfredat, çoktan seçmeli sorular ve didaktik bir bilirkişi değil.

Sanki evinin bodrum katında matbaa makinası varmış gibi her yıl bir kitap çıkaran yazarlarımızın, sosyal medya fenomenlerinin bile kitap yazdığı piyasada kitap hazırlıklarınızın yaklaşık 2 yıl sürdüğünü söylüyorsunuz. Yazarlık bu kadar zor mu? Ufukta yeni bir kitap var mı?

Ben kendimi değil ama yaptığım işi çok ciddiye alan biriyim. Yazmak da bu işlerden biri. Bu sebeple hazırlıklarım uzun sürüyor. Tek başıma değilim. Ekipçe çalışıyoruz. Ve evet, şu anda üçüncü kitabımın araştırma evresindeyiz.

“Okumak boş zaman aktivitesi değildir. Ben okuma memuru değilim. Çok satanlar ve yeni gelenler benim tarzım değil!” diyor ve 360⁰ okumadan bahsediyorsunuz. Biraz bu konuyu açar mısınız?

Okuma memuru değilim lafını Feridun Andaç’tan duydum ve çok sevdim. Yani âdet yerini bulsun, boş zaman uğraşı olsun veya popüler bir eser hakkında fikrim olsun diye okumam. Okumaktan yorgun düşerim. Satır aralarına dalarım. 360 derece okurum. Yani tek bir tandansı izlemem. Farklı görüşleri, farklı janrları okumayı severim. Kitapçılardaki çok satanlar raflarının süpermarket raflarının dizilim mantığında olduğunu bildiğimden, o rafta sergilenmek benim için bir kalite göstergesi değildir. Hele ki son yıllarda mümkünse o rafları teğet geçiyorum.

Kızlara “Kitap okuyanlarla arkadaş olabilirsiniz ama evlenmeyin!” şeklinde tavsiye veriyorsunuz. Bu çok iddialı bir söylem değil mi?

Kitap okumayanla evlenmeyin diyorum. Evet. Bence kitap okumamak benim söylemimden daha iddialı bir eylemsizlik.

Oğlunuz Ali doğduğundan beri ona günlük tuttuğunuzdan bahsediyorsunuz. Ali mi sizi, siz mi Ali’yi eğitiyorsunuz?

Yaşamayı birlikte öğreniyoruz. Bazen de öğrendiklerimizi paylaşıyoruz. Didaktik bir anne değilim.

Sizi Kanada’ya çeken/iten sebepler nelerdir?

Eğitim ve istihdam politikaları ve coğrafi özellikleri.

Geçenlerde Mehmet Doğan’ın Medium’da yazdığı “Yurt Dışında Yaşamak Üzerine… Bile Bile Lades!” yazısını paylaşmıştınız. Göçmenliğe dair, Türkiye’de şartların daha farklı olmasını diler miydiniz?

Kimse vatanından ayrılmak, göçmen olmak istemez. Bile bile lades der insan buna. Elbette hangi göçmene sorarsanız sorun diyecektir ki, şartlar farklı olsaydı da kalsaydık.

Bir Z Kuşağına annesi, işveren ve düşperest olarak Z Kuşağı’na tavsiyeleriniz nelerdir? Onlara hangi kitapları önerirsiniz?

Hata yapmaktan korkmamalarını, hayatı bilenlerden dinlemekle yetinmemelerini ve mutlaka harekete geçmelerini öneririm. Her çocuk ve her yetişkin mutlaka Küçük Prens, Küçük Kara Balık ve Şeker Portakalı ile büyümeli bence.

Bir girişimci olarak sizi heyecanlandıran, hayalinizdeki proje nedir?

Girişimci olmanın en güzel yanı, hemen yarın sabah yeni bir projeyle heyecanlanabilme ihtimali. Kısaca kafamda hayata geçmeyi bekleyen proje çok.

Salgın 😷 sürecinde Kanada Hükumeti üniversite öğrencilerine 1700C$ cep harçlığı verirken Türk Milleti olarak bizim payımıza %30 vergi yükü düştü. Bu süreç sizi, şirketinizi ve çalışma şeklinizi nasıl etkiledi?

Hem Kanada’da hem Türkiye’de şirketlerimiz var. Elbette güçlü bir ekonomide krize yakalanmak ile gelişmekte olan bir ekonomide yakalanmak arasında belirgin fark var. Her iki ülkedeki varlığımızı da dengelemeye çalışıyoruz.

İleride Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz?

Ben aslında Türkiye’den tam anlamıyla gitmemiş olabilirim. Sadece ev adresim ülke dışında. Bir gün Türkiye’de bir evim olacak mı? Sanırım, evet.

2013 yılında .ca uzantılı bir blogum vardı. Bonibon tadında yazılar yazıyordum bonibon.ca’da. Kanada Hükümeti .ca uzantısı için oturum izni istedi. Hatta Mehmet Doğan Bey de yardımcı olmaya çalıştı ama gitti domain elimden. 😉 Bir İzmirli’nin Kanada Günlüğü’nü okuyunca kendimizi gülmekten alamıyoruz. Gençlere Kanada’yı tavsiye eder misiniz?

Genç ya da yaşlı, göçmen olma kararının çok ciddi bir karar olduğunu ve duygusal olarak yeterince güçlü iseniz, o kararı almanızı tavsiye ederim. Hangi ülke olduğu önemli olmaksızın.

Bir girişimci, işveren, küratör ve anne olarak bir günlük hayatınız nasıl geçiyor?

Seyahat etmiyorsam (Covid-19 sürecini saymazsanız, çok yoğun seyahat ettiğim bir hayatım var ama sanırım bu giderek azalacak), günlük rutinlerime önem veririm. Çok disiplinliyimdir. Sabah erken kalkar; Türkiye ekibimle, müşterilerimle, iş ortaklarımla gerekli toplantılarımı yapar, okuma-yazma çalışmalarıma en az birkaç saatimi ayırırım. Her gün mutlaka spor ve yoga yaparım.

Teşekkürler Evrim Hanım. Umarız sizi yoğun soru bombardımanı altında canınızı sıkmadık. Ben ve benim gibi birçok kişi siz Evrim Kuran hakkında merak ettiği noktaları cevapladınız. Umarım girişimcilik, danışmanlık, yazarlık ve küratörlük üzerine çalışan, çalışmayı düşünen genç beyinlere bir ışık olur.

Verdiğiniz bilgiler ve sonu gelmez sorularımıza cevap verme sabrını gösterdiğiniz için tekrar teşekkür eder, iyi çalışmalar/bayramlar dileriz efendim. Dergi yazılarınızı ve yeni kitaplarınızı sabırsızlıkla bekliyor, yazılarınızın bizlere derinlik ve ufuk kazandırdığını düşünüyoruz. Bu vesile ile Telgraftan Tablete ve Z Bir Kuşağı Anlamak kitaplarınızı gençlere, eğitimcilere, ebeveynlere ve kuşak çalışmak isteyenlere tavsiye ederiz. Sizin deyiminizle bitirelim “Ayakta ve hayatta kalın!” 😉